Toplumu çürütmenin ilk adımı aile yapısını bozmakla atılır.
Günümüz ailelerindeki yapı; babaları futbol ve siyasetin soyut tarftarlığına yoğunlaştırıp anneleri dizilere ve yarışmalara kanalize edip gençleri ve il ergenlik dönemindekileri Instagram üzerinden az daha erişkinleri Tik Tok ve daha baba demeyi beceremeyen bebek yaştaki çocukları da YouTube kanalındaki sübniminal mesajları beyinlere yerleştiren sözde çizgi karakterlere müdavim ederek çökertilme evresine yöneltiliyor.
Sonuç…
Nerde o eski Ramazan’lar, nerde o eski Bayram’lar türünden geçmişe dair özlem dili eşliğindeki boş beleş fakat gerçekçi ama inandırıcılığını çoktan yitirmiş olan örfe, adete, ananeye, töreye bağlılık sosyolojisinin kamçıladığı öze dönüşün imkansızlığını kabullenmişlik hali.
Topluma bedelsiz, karşılıksız sunulan, erişimi karşılığında para talep edilmeyen teknolojik alt yapılar (sosyal medya mecraları) ”yağma Hasan’ın böreği” kabilinden hayra alamet değildir.
Türkiye’de sinema tarihi; İpekçi ailesinin bu alanda görevlendirilmesi ile Beyoğlu’nda Yeşilçam sokağında açtıkları yazıhaneleri ile ivme kazanmış ve Türk sineması gelecek yıllarda ”Yeşilçam” olarak ABD’nin film endüstrisinin merkezi olan Hollywood’un karşılığına denk getirilmiş gibi anılı gelmiştir.
Arkasından televizyonların evlere girmesi ile birlikte ABD yapımı siyaset, entrika, daram, grift aile ilişkilerinin uluorta sergilendiği kan/şehvet/ihtiras yüklü dizilerin toplum üzerindeki sosyolojik hakimiyeti başlayıp 70’lerin ortalarından itibaren ”Zengin ve Yoksul” furyasının üzerine 80’lerin başındaki ”Dallas” operasyona tüğ dikmiştir.
Bu arada televizyonların her eve girmesi için yerli sinema sektörü baltalanmalıydı. Onu da erotik komedi dedikleri avantür seks filmleri furyası ile tahrik edilen ama tatmin edilemeyen kesim üzerinden yönettiler. Artık zengin kız fakir oğlan filmleri, köyden indim şehire temalı işler çekilemiyordu. Tarihi yapımlar sinema izleyicisi ile buluşamıyordu…
…Bir istisna ile; Şaban Oğlu Şaban, İnek Şaban, Şaban Papucu Yarım, Tokatçı, Davaro gibi filmlerle toplumun alaya alınmasını, inanç sisteminde imamların/köy hocalarının kötü adamlar/fitne fücur/üfürükçü tiplemeleri ile servis edildiği hatta sinkaflı/ belden aşağı repliklerin çokça kullanıldığı sözde toplumu yansıtan, sosyolojik temeların işlendiği sipariş filmler furyası devreye sokulmuştu.
Derkeeen:
ABD yapımı işlerin bizim toplumumuzu etkileyebilme kabiliyeti yeterince sağlanmasının ardından yerli ve daha ”bizden(!)”, daha ”içimizden(!)” inandırıcılığı bakımından ”yerli ama milli olmayan” işlerin topluma enjeksiyon edilmesi zarureti doğmuştu.
İşte o dönemde Kartallar’ın yüksekten uçuşu topluma yine entrika, aşk, ihanet temaları üzerinden izletildi.
Kara Murat, Tarkan, Karaoğlan, Baddal Gazi, Malkoçoğlu, İngiliz Kemal derken; Mafya, derin devlet, istihbarat… Bu yapılar Türk halkını her zaman çeken ve özendiren başlıklar olmuştur.
90’ların ikinci yarısı ile birlikte televizyonun karşısında müdavimden bir kaç tık ötede ”esir” olan Türk halkı sosyolojik olarak algılarla yönlendirilip evrilmeye açık hale getirilmiş ve kitlesel olarak ”kitle kitleye bildiğin kadarını” pozisyonuna düşürülmüştür.
Nasıl yozlaştırıldığımızın en çarpıcı örneği;
Araba kazanmak için yarışmaya katılan karı/koca ve o esnada yarışmakta olan kocasını gaza getirebilmek için ”aşkım beni bir başka erkekle, başka bir adamla düşün” diyebilecek kadar yozlaştığımızı kocasına değil hepimze, tüm topluma haykırıyordu.
Alındık mı, pay çıkarta bildik mi?… HAYIR!
Acı evet ama gerçek bu!
Dizi üzerine dizi; mafya var/gizli servisler var/ entrika var/aşk var/şehvet var/ihtiras var/derin devlet yapılarının sürüsüne bereket/ macera/tutku/para/şöhret… derken;
Deli Yürek’le başlayıp diğer taraftan da FETÖ’nün kıytırık yapımlarının eşliğinde ve yedeğinde kodlanmış olan biz, hepimiz;
Günün sonunda geldik mi Kurtlar Vadisi’ne?
Ezcümle;
Umalım ki, şapka düşmüştür ve hepimizin akıllarımız başımıza gelmiştir!… Diyerek bu uzunlukta kısa keselim.


BİR MİLLET, DEVLETİ İLE BİRLİKTE UYANDI..!