Türkiye’deki tüketim toplumu olgusu, 1980’lerin başıyla birlikte hızlanan neoliberal dönüşümle yerleşirken, tüketim artık sadece ihtiyaç giderme değil, kimlik inşası, statü göstergesi, sosyal ilişki biçimi ve hatta bir yaşam felsefesi haline geliyordu.
Türk toplumunda başlayan ancak hazırlıksız yakalanılan batılılaşma eğilimi 2. Dünya Savaşı sonrasındaki ABD etkisiyle ivme kazandı.
Ardından 1950’lerde ortaya strateji olarak atılan ”her mahallede bir milyoner yaratma” eğilimine kapılan süreç, 90’larda ilk sinyalini veren, 2000’lerin başı ile devam eden AVM patlaması, kredi kartı furyası, sosyal medya estetiği ve ”gösterişçi tüketim” denilen aslında toplum dilindeki ”marka tutkusu” ile tam anlamıyla bir çılgınlığa dönüştü.
Türkiye, üretimden tüketime geçen neredeyse son 50 yılın en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Eskiden ”idare ederiz” cümlesi evlerde ailelerin temel düsturu iken, bugün ”layık olduğum, hak ettiğim hayatı yaşamalıyım” mottosu hakim.
AVM’ler tapınak, Black Friday (efsane cuma, şükran gününden sonraki denk gelen ilk cuma günü) dini bayram, influencer’lar yeni peygamberler haline geldi!
İnsanlar eşyaları değil, o eşyaların vaat ettiği kimliği ve sağladığı sanal statüyü satın alıyor.
Sonucunda;Kişisel borç rekorları kırılırken ülke olarak gıda israfında Avrupa’da ilk 5’teyiz. Mobilya, elektronik, giyim döngüsü inanılmaz hızlandı; Aldığını 6 ay kullan sonra at ve yenisini al.
Tüketim toplumu bireyi özgürleştireceğini vaat ederken tam tersine bağımlı kılıyor.
Peki çıkış yolu?
Gerçek ihtiyacı ile ”istiyorum”u ayırmak… ”Yeter” demeyi/diyebilmeyi öğrenmek… Sosyal medyada sunulan ”mükemmel hayat” illüzyonuna mesafe koymak… Ve en önemlisi; Mutluluğun cüzdan kalınlığıyla ölçülmediğini hatırlamak..!
Aksi halde bir gün bu rüyadan uyandığımızda fark edeceğimiz gerçek;
Biz hiçbir şey tüketmemişiz, tüketilen aslında bizmişiz!.. olacak.