İkincisi, siyasetin zehirli dili ve kutuplaşma. Yıllardır “vatan haini”, “terörist”, “düşman” edebiyatı yapılıyor. Karşı tarafı yok sayan, ötekileştiren, önerilerini ve mantığını hiçmişçesine dile getiren yaklaşım üslubu, toplumu ikiye bölerken siyaset kurumunun tamamını da kirletti. Halkın öncelediği yargı bağlamındaki ”hepsi aynı” algısı işte buradan doğdu. Diyalog öldü, karşılıklı saygı bitti. Geriye sadece kin ve öfke kaldı.
Üçüncüsü, sözle eylem arasındaki devasa uçurum. Seçim meydanlarında ”değişim”, ”halk için”, ”yeni Türkiye”, ”her şey çok güzel olacak” vaatleri… Sonra iktidar/muhalefet kanadında aynı yüzler, aynı yöntemler, aynı yandaş kayırmacılığı. Halk kandırıldığını hissediyor. ”Siyasetçiler kendi koltuklarını ve ceplerini koruyor, bizi değil” düşüncesi artık genel kabul görmüş bir gerçek gibi gün yüzüne çıkıyor.
Dördüncüsü, kurumların siyasallaşması ve liyakatin ölümü. Kamuda yükselenin ”kimin yakını olduğu” yeteneklerinden daha önemli hale geldi. Bu, gençlerde ve yetenekli insanlarda derin bir yabancılaşma yarattı. ”Bu sistemde dürüst ve çalışkan olan değil, iktidara/muhalefet yandaş olan kazanıyor” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Bugün Türkiye’de siyaset, halkın gözünde umut kaynağı olmaktan çıkmış, hayal kırıklığı fabrikası haline gelmiş durumda. ”Hiçbiri” diyenlerin oranı %37’lere dayandığında, bu artık bir uyarı değil, kırmızı alarmdır. Güven erozyonu sadece iktidarı değil, muhalefeti de vuruyor. Çünkü vatandaş ”değişim” istiyor ama ”bunlar da aynı kefede” diye düşünüyor.
Bu tablo, demokrasi için ölümcül bir tehlike. Güven bitince katılım düşer, popülizm ve aşırı uçlar yükselir, toplum daha da parçalanır.